İmtihanın Sırrı Rızık İmtihanı

0

“Ekmek kavgası” sözü, günlük hayatımızda en sık kullandığımız deyimlerden biri.
Ekmek kavga ile mi kazanılmalı sorusu bir yana, ömrümüzü kazanmak ve harcamakla tüketiyoruz. Konuşmalarımızın çok büyük bir bölümü “geçinme” üzerine. “Nasılsın” sorusunun hemen ardından, “işler nasıl gidiyor” sorusu geliyor. Özellikle bu günlerde…
“Kimseye muhtaç olmadan”, “gördüğünden geri kalmadan” geçinip gitmek herkesin temennisi. Ama bu yolda elbette ölçüler var. İmanımızda, yani kalbimizde başlayan, sonra hayatımıza yansıması gereken ölçüler.
Rızık kazanma çabasında bu kalbî ve amelî ölçüleri yitirdiğimizde geriye ne kalır? Talan, hırsızlık zulüm ve haksızlığın her türlüsü. İstediğine erişemeyenler için de azaba dönüşmüş bir hayat… Yeryüzünde bugün zengin-fakir bütün toplumlarda yaşanan karmaşanın bir izahı da bu değil mi?

Mümin olmak ölçülerle yaşamak, ölçülü yaşamak demek. Geçici olanı ebedi olana değişmemek demek.
“Rızık endişesi”nin kalbimizi yakıp kavurmasına izin vermemek için bu ölçüleri hatırlamaya ne dersiniz?
Sözlükte nasip, hisse, pay anlamına gelen “rızık” kelimesi, geniş anlamıyla “bir kimseye mahsus olan, başkasına degil, sadece ona ait olan şeyler demektir.

Bu kelimenin günlük dilde çogu zaman “bir kimsenin kullandığı eşya, mal, mülk veya yediği yiyecek” anlamında kullanıldığını görüyorsak da, rızık kelimesi sadece bu anlamı ihtiva etmez. Doğrusu şudur: Elimizde bulundurduğumuz, yemesek ve kullanmasak bile sahip olduğumuz her şey rızıktır. Zira Kur’an’da, “Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” (Bakara/254) buyurulmuştur. Fiilen yenilen birşeyin infak edilmesi söz konusu olamayacagına göre, “rızık” kavramının, Allah Tealâ’nın bize nasip ettiği herşeyi içine aldığını söylememiz gerekiyor. Bu durumda, fiilen kullanamasak ve tüketmesek de sahip olduğumuz her türlü yiyecek-içecek, mal vs. bizim için birer rızıktır.

Hatta sadece bunlar da değil; sağlığımız, aklımız, anlayış kabiliyetimiz, çocuklarımız, eşimiz de bizim için birer rızıktır. Zira bütün bunlara sahip olmak için Allah Tealâ’ya, “ya Rabbi! Bana şunu nasip eyle” veya “beni şununla rızıklandır” diye dua ederiz. Demek ki, sadece şu an için elimizde bulunanlar değil, ileride sahip olacağımız şeyler de bizim için birer rızıktır.

Her ne kadar bu yazıda ele alacagımız meseleyi doğrudan ilgilendirmiyor ise de, burada bir not olarak şunu da kaydedelim: Ehl-i Sünnet alimlerine göre, yalnızca kişinin sahip oldugu helal şeyler degil, günah işleyerek yediği haram şeyler de rızıktır.

Mesela hayatını hırsızlık yaparak veya başka yollardan haram yiyerek sürdüren insanlar için o haram mal ve paralar riziktir. Aksi halde Allah Tealâ’nın o insanları rızıksız bıraktığını söylemek gerekir ki, bu doğru değildir. Ancak burada şunu söylemeliyiz ki, böyle insanlar iradelerini ve kabiliyetlerini haramla geçinme yolunda kullandıkları için Allah katında sorumludurlar.

 Takdir Edilenden Öte Ne Var?
Rızık kelimesinin, günlük dildeki kullanımından daha geniş bir anlama sahip olduğunu gördükten sonra, bu kelime kullanıldığında aklımıza hemen geliveren anlam üzerinde biraz duralım. Yani yiyip içtiğimiz ve sahip olduğumuz, kullandığımız şeyler.

Allah Tealâ şöyle buyurur: “Yeryüzünde hiçbir yürüyen canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hud/6)
Bu ayetten anlaşılması gereken mana şudur: Yeryüzünde yaşayan -insan dahil- bütün canlıların rızkını taksim eden ve canlılara ulaşması için vesileler, sebepler yaratan Allah Tealâ’dır. Canlılar, -avlanmak, çalışmak vs. suretiyle- o sebeplere, vesilelere sarılarak kendileri için takdir edilmiş olan o rızkın peşine düşer ve onu elde eder.

Hiç kimse, bu dünyada eline geçenin, sırf kendi kabiliyeti, gücü, ekonomik zekâsı ve girişimci ruhunun neticesi olduğu zehabına kapılmamalıdır. Kur’an bu konuda bizi uyarır ve şöyle der:
“Yeryüzünü de (döşeyip) yaydık. Ondan sabit dağlar (yaratıp) koyduk. Oralara (hikmet ve maslahatla) ölçülmüş her şeyden bitkiler indirdik. Orada hem sizin için, hem de rızıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için birçok geçim (sebep) leri yarattık. Hiçbir şey hariç olmamak üzere, (hepsinin) hazineleri bizim nezdimizdedir. Biz onları malum bir miktar dışında indirmeyiz.” (Hicr/19-21)

Ancak hemen bu noktada, günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir meseleyi ele almamız gerekiyor: Bazı insanlar çalışıp gayret gösterdikleri halde, bekledikleri rızkın kendilerine bir türlü gelmediğinden şikayet ederken, bazıları da yarın endişesi ile yüce dinimizin yasakladığı bir kısım yollara tevessül ederek rızkını o şekilde temin etmeye yönelir.

İşte bu iki hayatî önem taşıyan noktanın tatmin edici açıklaması yapılmadıkça, rızık konusunda söylenenler çok anlamlı olmayacaktır.

 Kimin Rızkı Ne Kadar?
Önce birinci şikayeti ele alalım:
“Hangimizin rızkının ne miktarda olduğunu veya olacağını kim tayin eder?” sorusu bu noktada son derece önemlidir. Bizler, Kur’an’ın bildirdiği her hususun mutlak hakikat olduğuna iman etmiş kimseler olarak, bu sorunun cevabını Kur’an’ın pek çok ayetinde rahatlıkla buluruz. Yüce Kitabımız, bu dünya hayatının ahiretteki ebedi hayatımızın mahiyetini belirleyecek olan bir imtihan salonu mesabesinde olduğunu bildirmektedir. Meselenin özü buradadır.

Bu imtihan esprisini aklımızdan bir an çıkaracak olursak, maddeyi ve parayı hayatın temeline yerleştiren bakış açılarının tuzağına düşmemiz işten bile değildir. En basitinden “falanca kişi şu işi yaptı, şu kadar kazandı; ben de aynı işi yaptığım halde niçin onun kadar kazanamıyorum?” sorusu aklımıza bir takıldı mı, sonrası -Allah korusun- kolayca geliverir.

İşte bu imtihan esprisi konusunda Yüce Rabbimiz bizi açıkça uyararak şöyle buyuruyor:
“Andolsun, biz sizleri biraz korku, açlık, mallardan, canlardan, mahsullerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara/155)

Şu halde “rızkı dilediğine daraltan ve dilediğine genişleten” (Bakara/245) Allah Tealâ, bize şer ve olumsuzluk gibi gelen her olayda imanımızı, sabrımızı ve sebatımızı denemekte; sözümüzde ve amelimizde samimi olup olmadığımızı bizzat kendi kendimize göstermektedir.

Şunu da hatırdan çıkarmamak gerekir: Allah Tealâ kullarına asla zulmetmez. O’nun, rızkımızdan biraz eksiltmeyle bizi samimiyet testine tabi tutması -hâşâ- asla zulüm olarak vasıflandırılmamalıdır. Eğer olaya böyle bakıyorsak, imtihanın, imanın, ahiret inancının bizim için ne ifade ettiğini yeni baştan gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olmak üzere şer (gibi gelen şeyler)le ve hayır (gibi gelen şeyler) ile deneriz. (Sonunda) bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya/35)

Bu ayet, hayrın ve şerrin olayların bize görünen yüzünden ibaret olmadığını, bize hayır gibi gelen bir şeyin, imtihanı kaybetmemize sebep olarak bizim için zararlı bir sonuca yol açabileceğini; keza bize şer gibi gelen şeylerin de, imtihan şuurunun verdiği sebat ve direnç sonucunda bizim için hayırlı kapılar açılmasına sebep teşkil edeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

 Yarın Endişesi ve Harama Yöneliş
Yukarıdaki ikinci meseleye gelince:
Herşeyin maddeye ve konfora endekslendiği günümüz dünyasında, maddiyat açısından başkalarından geri kalmamak, çoluk-çocugunu başkalarına imrenir duruma düşürmemek için dur-durak bilmez bir yarış ve koşturmaca içinde debelenen insanımız, zaman zaman bu yarışı kaybetmemek için yanlış yollara tevessül edebilmekte ve helal yoldan elde ettikleriyle yetinmeyip haramların kapısını zorlayabilmektedir.

“Bir ekonomik güvencem olsun, kimsenin kimseye faydasının olmadığı şu zamanda namerde muhtaç olmayayım” düşüncesi imtihan esprisini gözümüzden kaçırdığında, farkında olmadan hayatımızın dengesini bozmuş, o temiz fıtratımızı bulandırmış ve imanımızı zaafa uğratmış oluyoruz.

Oysa helal ve meşru yollardan ayrılmadığımız sürece bugün olmazsa yarın maksada nail olmak var:
“Ve size istediğiniz şeylerin hepsinden vermiştir ve eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz. Şüphe yok ki insan, elbette çok zalimdir, çok nankördür.” (İbrahim/34)

Sitemizde bir yazımızda “dua” konusu ele alınmıştı ve dua adabı anlatılırken, “dua ediyorum, kabul olmuyor” gibi sözlerin doğru olmadığını görmüştük. İşte burada da benzeri bir durum bulunuyor. “Helal yoldan kazandığımla yetinmeye kalkarsam hayatımı devam ettiremem, evimin ve ailemin ihtiyaçlarını karşılayamam” diye düşünerek duadan ve ilahî yardımdan ümit kesmek, mümine yaraşır bir tutum değildir.

Yüce Allah müttaki kullarının özelliklerini zikrederken, “darlık zamanlarında da, bolluk zamanlarında da infak ederler” (Âli İmrân/134) buyurarak son derece önemli bir inceliğe dikkatimizi yöneltiyor. “Zaten elimde avucumda ne var ki, bir de infak mı edeyim!” diyerek şeytanın ve nefsin bizi aldatmasına izin vermemek gerekiyor. Zira takvaya ulaşmanın yolu darlıkta da bollukta da infak etmek oldugu gibi, maddi zenginliğe ulaşmanın yolu da yine infaktır.

Hiçbir çagdaş ekonomik teorinin açıklayamayacağı bu hakikati, Kur’an bize oldukça çarpıcı bir şekilde şöyle takdim eder:
“Ey iman edenler! (Allah yolunda) infakı, kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek adi, bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki, şüphesiz Allah, herşeyden müstağnidir, hamdedilmeye asıl layık olan O’dur. Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emreder. Allah ise size kendisinden bir bağışlama ve bir bolluk vaadediyor. Allah, ihsanı geniş olan ve herşeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara/267-268)

Ne kadar ilgi çekici bir durum değil mi? Rabbimiz, kendi yolunda infakta bulunan kullarına, ellerindeki malların “en güzellerini” vermelerini emir ve tavsiye buyuruyor. Çağdaş ekonomi ve modern hayat tarzı ise, “elindekine sımsıkı yapış, sağ gözden sol göze fayda yok, düşenin dostu olmaz” gibi telkinlerle bizi infaktan alıkoyuyor.

Aslında bizi infaktan alıkoyan, yukarıdaki ayetin beyanına göre şeytandır ve o bunu yapmakla bizi iki şeyden mahrum bırakmış oluyor: Bağışlanma ve daha çok mala sahip olma…

Bu öyle bir devr-i daim ki, mümin cimriliğe sapmayıp sevdiği mallardan ne kadar çok infak eder ve elinde olanı ne kadar paylaşırsa, o kadar bağışlanacak ve maddi anlamda bolluğa kavuşacak. Serveti arttıkça da infakı ve bağışlanması artacak…

Tarih boyunca milyonlarca kere denenmiş ve hakikati idrak edilmiş olan bu Sünnetullah’ı kendi hayatında uygulamak isteyenler için ise her devirde yol açık…

 Zengin-Fakir ve Denge
Biz ne yaparsak yapalım, Sünnetullah gereği yeryüzünde her zaman zenginlik de olacaktır, fakirlik de. Zira Yüce Allah sosyal dengenin kullar eliyle kurulmasını irade buyurmuş ve imtihan esprisi içinde zenginlerin mallarında fakirler için bir hak ve hisse takdir etmiştir. Zekât kurumu işte bu hak ve hisseyi emanetçisinden (zenginden) alıp esas sahibine (fakire) teslim için kurulmuş sosyal denge kurumlarından birisidir. Bunun dışında sadaka, karz-ı hasen yani mümin kardeşine güzelce borç verme, infak, vakıf gibi müesseseler, İslâm’ın insan hayatına başka hiçbir sistem ve medeniyette görülmeyen ölçüde verdiği değerin somut yansımalarıdır.
Zenginler cimrilik ve açgözlülük edip, sanki ellerinde bulunan rızkın kaynağı gerçekten kendileriymiş gibi servetlerinin üstüne kapanırlarsa, toplumda hırsızlıktan servet düşmanlığına ve çeşitli yanlış ideolojilerin yayılmasına kadar bir dizi hastalığa sebebiyet vermiş olurlar. Esasen “kimin malını kimden esirgiyoruz?” diye düşünecek olsalar, birçok şey düzelmeye başlayacak.

Evet; yoksul mümine yaraşan, çalışıp didinmeyi elden bırakmayarak kendisine takdir edilene şükrü eda ederek hayatını sürdürmek ve Allah Tealâ’nın fazl u kereminden istemektir. Ancak zengin mümin de, sorumluluğunun ne kadar ağır olduğunun, serveti arttıkça hesabının da zorlaşacağının idrakinde olmalı. Sosyal hayattaki denge, mal ve paranın zenginden fakire doğru (makul ve meşru ölçüler içinde) kaydırılması ile sağlanabilir ancak.

“Allah’ın, (fethedilen) memleketler ahalisinden peygamberine verdiği fey, Allah’a, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki (bu mallar) içinizden zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr/7) buyuran Yüce Yaratıcımız, zenginlik ve servetin, tıpkı günümüzün çogu toplumlarında oldugu gibi sadece zenginler arasında dolaşıp duran ve böylece arttıkça azgınlaşan ve azdıran bir fitne olmasına razı olmuyor. Aksine, onların elinde bulunan mal ve servette ihtiyaç sahiplerine ait olan kısım verilmedikçe, bir “hak gasbı” ve “mal gasbı” olacağı uyarısında bulunuyor.

Allah Tealâ, varlıklı kimselerin ellerinde bulunan servetin ancak emanetçisi ve bekçisi olduklarını da şöyle haber veriyor:
“Allah’a ve peygamberine iman edin, O’nun size vekâlet olarak verdiği (mallar)dan infak edin. İçinizden iman edip de infakta bulunanlar için büyük mükâfat vardır.” (Hadid/7)

Bu ayet-i kerimede Allah Tealâ, ellerinde bulunanları kendi kabiliyet ve güçleriyle kazandıkları zehabına kapılmamaları konusunda zenginleri uyarmış ve verenin de, alanın da kendisi olduğunu başka bir çok ayette defalarda beyan etmiştir.

Özetle, zengin zenginliğine aldanarak azgınlaşmamalı, sahip olduklarının da bu dünya hayatı gibi gelip geçici olduğunu hatırdan asla çıkarmamalıdır. Ayrıca fakirlerin o malda bir hissesi ve hakkı bulunduğunu bilerek zekât, sadaka, infak gibi görevlerini ihmal etmemelidir. Buna karşılık fakir de, rızkın Allah Tealâ’nın kudret elinde bulunduğunu, onu dilediğine dilediği kadar vereceğini asla unutmamalı, vazifesinin ise harama ilgi göstermeden çalışmak, sebat etmek, Yüce Yaratıcı’nın sonsuz fazl u keremınden talepte bulunmak ve imtihada sabretmek olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.

Bütün bunların hayata gereği gibi yansıması ise, Yüce Dinimiz’in teşvik, tavsiye ve emrettiği şuurun, imanın ve yaşama biçiminin hayata geçirilmesi ile mümkündür.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *