Allah’a İman

0

İlâhî dinlerin sonuncusu ve en mütekâmili olan İslâm da tanrı merkezli bir sistem öngörülmüş olup; varlık âlemi Allah ve O’nun yarattıkları (âlem) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
Allah yer, zaman, yön, suret, nicelik, nitelik gibi kategorilerden münezzeh olan zorunlu bir varlıktır. O, başlangıcı ve sonu bulunmayan, her türlü kusur ve noksanlıktan arınmış, hiç kimseye muhtaç olmayan, kemal olarak görülen bütün niteliklere sahip bir varlıktır. Varlığı zorunlu olduğu için O’nun hakkında “Nasıl oldu?”, “Kim yarattı?” gibi soruların sorulması anlamsızdır. Çünkü bu tür sorular ancak varlığı zorunlu olmayanlar (mümkinât) İçin sorulabilir.
Âleme gelince, onun varlığı zorunlu değil, mümkündür. Yani varlığı Allah’ın irade ve yaratmasına bağlıdır. Dolayısıyla ezelî ve ebedî değil, sonradan olma (hâdis)dır. Eğer Allah yaratmamış olsaydı âlem olmazdı. Âlem bütünüyle zaman, mekân, suret, nicelik, nitelik gibi kategorilere bağlıdır. Biz, onu bu çerçeve içinde düşünür, algılar ve ifade ederiz.
Allah’ın Varlığı
İslâm’a göre Allah, insanı kendi varlığını ve birliğini bilip tanıyacak yetenekte yaratmıştır. İnsan, nübüvvet nurundan uzak kaldığı dönemlerde bile bu yeteneği ile Allah’a yönelebilme gücüne sahiptir. Yüce kitabımız Kur’an’da insanın bu şekilde yaratıldığına işaret edildiği gibi Sevgili Peygamberimiz de “İnsanların fıtrat üzere yaratıldıklarını, sonra çevrenin etkisi ile farklı dinlere yöneldiklerini belirtmek suretiyle bu hususu dile getirmiştir. Gerçek durum böyle olmakla beraber insanlara lütuf ve yardımıyla muamele eden Allah Teâlâ, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla onları kendi varlığından ve birliğinden haberdar kılmıştır.
Allah’ın varlığı, mümkün (fizik ve metafizik) varlık kategorilerinin dışındadır. Çünkü mümkün varlıklar, cevher ve araz adı verilen yapı taşlarının değişik oranlarda birleşmesi ile meydana gelmektedirler, terkip ve tecezzîyi (parçaların ayrılma, bölünme) kabul ederler, mekânda yer tutarlar ve arazlardan ayrı olamazlar. Halbuki Allah bunların tümünden berîdir. O, ne cevherdir ne de araz, tecezzî kabul etmez ve terkibe konu olmaz, şekli yoktur, başlangıcı ve sonu söz konusu değildir. Allah Teâlâ’nın evvel ve âhir, zahir ve bâtın olduğunu haber veren Kur’an, O’nun her türlü kategorik değerlendirmenin ötesinde bulunan zorunlu bir varlık, bir bakıma apaçık, bir bakıma İse gizli olduğunu bildirmekte, her durumda âlemin yaratıcısı ve devam ettiricisi bulunduğunu ifade etmektedir.
1- Allah’ın Varlığının İspatı
Allah Teâlâ’nın hem zahir hem de bâtın olduğunu bildiren Kur’an, O’nun varlığının açık olduğunu ifade etmek üzere “Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın varlığında şüphe mi var?” diye buyurmakta; kesin iman için delil gerektiğini bildirmek üzere de “İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunun gösterildiğini” haber vermektedir. Demek ki bir cepheden bakınca Allah’ın varlığı ispata gerek duyulmayacak kadar açık bir husustur. Bir başka cepheden bakınca da O’nun varlığını iyice kavramak için eserlerini çok dikkatli bir şekilde incelemek gerekmektedir.
Kelâm âlimleri Allah’ın varlığını ispat için çeşitli deliller getirmişlerdir. Bunları, dış âlemden hareketle ortaya konan deliller ve insan tabiatına dayanan deliller olmak üzere ikiye ayırabiliriz:
a- Dış Âlemden Çıkarılan Deliller
“Dış âlem” ile, duyu organlarımıza konu olan varlıklar âlemi kastedilmektedir. Kelâmcılar, dış âlemden hareketle Allah’ın varlığını ispat için çeşitli deliller geliştirmişlerdir. Bunları, âlemin var olmasından (imkân delili); yaratılmış olmasından (hudûs) ve her şeyin bir gaye ve hikmete göre ve belli bir nizam içinde yaratılmış olmasından (gaye ve nizam delili) çıkarılan deliller şeklinde sıralamak mümkündür:
İmkân Delili 
Varlıklar vacip ve mümkün olmak üzere ikiye ayrılır. Vacip, varlığı zorunlu; mümkün ise, varlığı ile yokluğu birbirine eşit demektir. Mümkünün varlığı veya yokluğu ancak bir sebeple söz konusu olabilir. İmkân delili âlemin ve ondaki varlıkların zorunlu değil, mümkün oluşundan hareketle Allah’ın varlığını ispat eden bir delildir ve kısaca şu şekilde ifade edilir:
“Âlemin varlığı mümkündür.Her mümkün, var olmak için varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe muhtaçtır.O halde bu âlem de var olabilmek için bir müreccihe muhtaçtır. O da vâcibü’l-vücûd olan Allah’tır.”
Birinci önermede, “Âlemin varlığının mümkün olduğu” ifade edil¬mektedir. Bunun ispatı şöyle yapılabilir: Bu âlem birtakım cüzlerden meydana gelmiş olup bu cüzlerin her birinin varlığı kadar yokluğunu düşünmek de mümkündür. Öte yandan âlemi meydana getiren cüzlerin bir araya gelmesi kadar, gelmemesi de imkân dahilinde olan bir hu¬sustur. Demek ki âlem zorunlu değil, mümkün varlıklar bütünüdür.
İkinci önermede, “Mümkünün var olabilmesi için varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe gerek olduğu” bildirilmektedir. Çünkü sebeplilik kuralına göre bir mümkün varlığın kendi halinde varlığı ile yokluğu eşittir ve var olmak için bir müreccihe (sebebe) ihtiyacı vardır.
Sonuçta ise; “Bu âlemin de bir müreccihe ihtiyacının olduğu” bildirilmektedir. Bu müreccih başka bir mümkün varlık olamaz. Çünkü o takdirde bunun için de bir müreccih gerekecektir. Bu tekrar edildiği takdirde teselsül veya devir gerekecektir ki her ikisi de bâtıldır. Öyleyse âlemin varlığını yokluğuna tercih eden müreccih Allah Teâlâ’dır.
Hudûs Delili
Hudûs, meydana gelmek ve sonradan olmak demektir. Kur’an’da âlemin Allah tarafından yaratıldığı bildirilmektedir. Hudûs delili, âlemin atomların birleşmesi suretiyle meydana geldiği görüşünden hareketle Allah’ın varlığını ispata çalışmakta olup şu şekilde ifade edilmektedir:
“Âlem hadistir (yaratılmıştır).Her hadisin bir muhdisi (yaratıcısı) vardır.O halde bu âlemin de bir muhdise ihtiyacı vardır ki o da vâcibü’l-vücûd olan Allah Teâlâ’dır.”
Birinci önermede, “Âlemin yaratılmış olduğu” ifade edilmektedir. Âlem, birbirinden ayrı düşünülemeyen cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Arazlar daima değişmekte ve yenilenmektedir ve bu durum tarafımızdan gözlemlenmektedir. Değişen şeylerin ezelî olması mümkün değildir. Öyleyse arazlar hadistir. Cevherler de onlardan ayrı olmadıkları için onlar da hadistir. Bu durumda hadis olan cevher ve arazlardan teşekkül eden cisimler ve bunların bütününü ifade eden âlem de hadistir.
İkinci önermede, “Her hadisin bir muhdisinin bulunduğu” ifade edilmektedir. Âlem hadis olduğuna göre onun varlığı bir sebebe dayanmalıdır. Çünkü her fiilin bir faili, her eserin bir müessiri olmalıdır. Aksi takdirde onun varlığını izah etmek mümkün olmaz.
Neticede ise; ilk iki önerme arasındaki ilişkiden “bu âlemin de bir muhdisinin bulunduğu ve onun da vâcibü’l-vücûd olan Allah olduğu” sonucu çıkmaktadır. Bu yaratıcı Allah Teâlâ’dır. Çünkü eğer bu, Allah olmayacak olsa bir başka hadis varlık olacaktır. Bu durumda onun da bir muhdisi gerekecektir. Bu da ya teselsül denilen sebepler zincirinin sonsuza kadar devam etmesi ya da devir adı verilen iki hadis varlığın birbirinin sebebi olması sonucunu doğurur ki her ikisi de bâtıldır. Öyleyse bu âlemi yaratanın, kendisi yaratılmamış (varlığı zorunlu) biri olması gerekir ki, bu da kıdem sıfatına sahip olan Allah Teâlâ’dır.
Gaye ve Nizam Delili
Bu delil, âlemde bulunan her şeyin bir maksat ve hikmete dayandığından ve bir düzen içinde yaratıldığından hareketle Allah’ın varlığını ispata çalışır. Gaye ve nizam delili, kelâm kitaplarında kısaca şu şekilde açıklanır:
“Âlem, birbiriyle uyumlu sebepler ve gayeler bütününden oluşmaktadır.Böyle sebepler ve gayeler bütünü olan her şey ilim ve hikmet sahibi bir illetin (sebebin) eseridir.O halde kâinat da bilgili ve akıllı bir illetin eseridir ki, o da Yüce Allah’tır.”

Birinci önermede, “Âlemde olup bitenlerin bir düzen içinde, belli sebep ve gayelere yönelik olarak vuku bulduğu” bildirilmektedir. Nitekim gece ile gündüzün düzenli bir şekilde meydana gelişini, güneşin doğuşunu ve batışını, mevsimlerin oluşunu, ay ve güneş tutulmalarını gözlerimizle gördüğümüz gibi, bu gerçekleri bilimsel araştırmalar da İspat etmektedir. Bu âlemde gayesiz, gereksiz ve düzensiz hiçbir şeyin olmadığını bilimsel çalışmalar ortaya koymaktadır.

İkinci önermede, “âlemdeki düzen ve gayeliliğin âlim birinin eseri olduğu” bildirilmektedir. Bu dengeyi akıl ve ilimden yoksun birinin yapması imkânsızdır. Sebeplilik kanunu bunu gerektirir. Çünkü bu den¬ge biri tarafından yaratılmadıysa, kendiliğinden veya tesadüfen olması gerekir. Bunların her ikisi de batıldır.
Sonuç olarak her düzen, bir düzenleyicinin eseri olduğu gibi, evrende mevcut olan düzen de bunu kuran bir düzenleyicinin esendir ki, o da Allah Teâlâ’dır.

b- İnsan Fıtratı Delili
Kur’ân-ı Kerîm insanoğlunun inanmaya yatkın olarak yaratıldığını, hattâ ona doğru yolun gösterildiğini, şükredici ya da nankör olmanın onun inisiyatifine bırakıldığını haber vermektedir.

Fıtratına öğrenme ve merak etme duyguları yerleştirilmiş bulunan insan, küçük yaşlardan itibaren etrafındaki şeyleri merak eder ve tanımaya çalışır. Bu duygular, başlangıçta nesnelerin tanınması şeklinde ortaya çıkar ancak zamanla insanın nereden geldiği, sonunun ne olacağı, âlemin nasıl ve niçin yaratıldığı gibi soyut konulara ve metafizik alanlara yönelmeye başlar. Dolayısıyla İnsan dünyaya en azından Allah’ı merak edecek, bu merakını gidermek için onu tanıma gayreti içinde olacak bir yapıda programlanmış olarak gelmektedir. Fıtratı bozulmamış herkes onu bilir ve tanır. Peygamberlerin irşat ve uyarıları fıtratı koru¬ma ve geliştirmeye yöneliktir.

“Bu ifadelerden, tarihin başlangıcından beri inkarcıların varlığını nasıl izah edilebilir?” diye sorulabilir. Evet insanlık tarihinde iman ve küfür birbirlerinin alternatifi olarak hep var olagelmiştir. Ancak Kur’an, insanın sağduyusu ile bağdaş¬mayan inkarcılığı tabiî bir durum olarak değil inat, kibir, şımarma, taassup, taklit ve cehalet gibi psikolojik faktörlerin ya da kültürel kirlenmenin tezahürü olarak görmektedir. Bir insanın bu faktörler sebebiyle inkâra nasıl saptığının açık bir örneği olarak Firavun verilebilir. Kur’an’da o, genişlik anında büyüklük taslayan, böbürlenen, ilâhlık iddiasında bulu¬nacak kadar kendini beğenen, darlığa düştüğünde veya kıtlıkla imtihan edilme, üzerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderilme gibi birtakım âfetlerle karşı karşıya geldiğinde Allah’ın kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için Musa’nın kapısını çalan biri olarak tanıtılmaktadır. Nitekim Firavun, ölümünden önce de içindeki bu duyguyu dışa vurmuştur. İnsanın normal hallerde sağduyu ile hareket edip Allah’a inanması da, sıkıştığı anlarda O’nun kapısını çalıp yardım istemesi de fıtratında inanma duygusunun mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.
Saint Anselm, tanrı fikrinin zihinlerde mevcut olduğunu ve onun üzerinde yapılan tartışmaların meselenin özüyle ilgili değil, onun dış âlemdeki varlığı ile ilgili olduğunu bildirmekte ve mülhitlerin bunu inkâr ettiklerini kaydetmektedir.

Descartes, sonsuzluk (namütenahi) düşüncesinden hareketle Allah’ın varlığını ispat etme yolunu kullanmıştır. Ona göre insandaki sonsuzluk fikri bir eser, bir sonuçtur. Sebeplilik kanununa göre bu gibi şeyler bir müessire muhtaçtır. Her sonuç gibi bunun da bir sebebi olmalıdır. Descartes diyor ki: “Bendeki sonsuzluk düşüncesi bana ne benden ne de hariçteki şeylerden gelmiştir. Çünkü ben ve hariçteki şeyler sonludur. Sonlu şeylerin eseri sonsuz olamaz. Öyleyse bendeki sonsuzluk düşüncesinin kaynağı sonsuz bir varlıktır ki, o da Tanrı’dır.”

Kant, insandaki vazife duygusunu kullanarak Allah’ın varlığını ispata çalışır. Ona göre, vazife duygusu insandan mutlak olarak görevini yapmasını istemektedir. Acaba görev duygusu bu gücü nereden almaktadır? Bu güç ona ne bizden ne de hariçten gelmektedir. Olsa olsa ancak her yönden hayır ve âdil olan bir kudretin tecellisi olabilir ki, o da Tanrı’dır.

2- Allah’ın Birliği
İslâm inancının ilk ve en önemli esası tevhiddir. İslâm’da tevhid, “Allah Teâlâ’nın birliğine ve O’ndan başka ilâhın olmadığına inanmak” demektir. İslâm’a göre âlem ve içindekilerin tümü eşi benzeri bulunmayan ve bir olan Allah tarafından yaratılmıştır. İhlâs sûresinde: “De ki: Allah birdir, Allah kimseye muhtaç değildir, doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç kimse onun dengi değildir” buyrulmaktadır.
Tevhid, insanın kalbiyle, zihniyle, hal ve hareketleriyle Allah Teâlâ’yı zâtında, sıfatlarında, fiillerinde birlemesi ve bütün benliğiyle O’na yönelmesiyle gerçekleşen bir şeydir.Şirkten korunmak ve tevhidi sürdürebilmek için şu hususlara dikkat edilmelidir:
a. Allah’ı Zâtında Birleme: Allah Teâlâ zâtı itibariyle tek, eşi benzeri olmayan bir varlıktır. Onun zâtı her türlü terkipten münezzehtir. Varlığı zorunlu olduğu gibi birliği de zorunludur. Çünkü birden fazla İlâhın düşünülmesi halinde âlemdeki nizam ve ahengin devam etmesi mümkün değildir. Kur’an’da: “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, şüphe yok ki, kâinatın düzeni bozulurdu” buyrulmaktadır.
Burhân-ı temânu delili: Eğer âlemde iki ilâh olsaydı, bunlardan biri bir şeyin olmasını, diğeri ise olmamasını isteyebilirdi. Bu durumda ya her ikisinin istediği de olur, ya hiçbirininki olmaz ya da birinin istediği olur, diğerininki olmazdı. Birinci şık iki zıttın birleşmesi demek olacağından imkânsızdır. İkinci şık acziyeti İçerir. Halbuki âciz olan varlık ilâh olamaz. Üçüncü şıkta ise, isteği olmayan ilâh olamayacağından geriye yalnızca isteği olanın ilâh olması kalır. Görülüyor ki bütün şıklarda ancak tek ilâhın olması durumunda âlemin varlığı düzen içinde devam edebilecektir.
Burhân-ı tevârüd delili: buna göre âlem ya birden fazla ilahın ortak kudretiyle var olmuştur ya her biri tarafından ayrı ayrı satılmıştır ya da sadece birinin kudretiyle olmuştur. Birinci ihtimalde biri tek başına yeterli olmadığı için işbirliğine gidiliyorsa bu tek başlarına acizliklerini ifade eder. Âciz bir varlık da ilâh olamaz. İkinci ihtimalde biri tek başına başarabiliyorsa ikincisine gerek yoktur. Çünkü bir malûle iki illet (bir sonuca iki sebep) gereksizdir. Üçüncü ihtimalde de sadece kudretiyle âlem meydana gelen ilâhtır. Tesirleri bulunmayan diğerlerinin ise ilahlıkları söz konusu değildir.
b. Allah’ı Sıfatlarında Birleme: Allah’ı zâtında birlemek gerektiği gibi sıfatlarında da birlemek gerekir. O, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, bilen, işiten, gören, güç yetiren ve yaratan gibi sıfatlara sahiptir. Bu sıfatların bir kısmı sadece ona aittir, başka bir varlığa nispet edilmeleri söz konusu olamaz. Bir kısmı ise nitelik yönünden olmasa bile lafız olarak başkalarına da nispet edilebilir. Mesalâ “ilim” Allah için düşünüldüğü gibi insanlar için de düşünülebilir. Ancak Allah için düşünüldüğünde ezelî, ebedî, sonsuz, her şeyi kuşatan, mutlak ve vasıtasız bilmeyi ifade ederken, insanlar için düşünüldüğünde sonradan kazanılmış, sınırlı ve sonlu bir bilme kastedilir.
c. Allah’ı Fiillerinde Birleme: Allah’ın fiillerinden kasıt O’nun yaptığı işlerdir. Kur’an’a göre Allah âlemlerin Rabbi yani her şeyi yaratan, gözetleyen ve yönetendir. O, zatında ve sıfatlarında tek olduğu gibi fiillerinde de tektir. Hiçbir mümin Allah’tan başkasını yaratıcı ve yoktan var edici kabul edemez. Allah’a fiiller doğrudan ve dolaylı olarak yaratma olmak üzere iki şeklinde nispet edilir. Örneğin Allah’ın kâinatı ve insanı yaratışı doğrudan bir yaratmadır. Ancak insanlara rızk verişi, onları hidayet veya dalâlete sevk edişi dolaylı bir yaratmadır.
d. Allah’ı Kullukla Birleme: Tevhidin Allah’ı zât, sıfat ve fiillerinde birleme ile oluşan imanî boyutu yanında bir de amelî boyutu vardır. Bu, Allah Teâlâ’yı kalbiyle seven müminin, bu sevgisini davranışlarıyla ortaya koyması demektir. İslâm dini, inananlardan “Yalnız Allah’a kulluk etmelerini ve yalnız O’ndan yardım dilemelerini” ister. İnsanların birbirlerine gösterecekleri saygı, hürmet ve sevgi ile Allah’a gösterilecek hürmet ve tazim arasında fark vardır. Secde ve duaya muhatap olma gibi yalnız Allah’a tahsis edilecek duygu ve eylemler başka varlıklara da yöneltilecek olursa, bu Allah’ı kullukta tevhidden uzaklaşma demektir.

Tevhid inancı, insanı hem manevî alanda hem de maddî alanda geliştirir, özgür kılar. İnsan, tevhid inancı ile yalnızca canlı ve cansız varlıklara esir olmaktan kurtulmaz, aynı zamanda tabiat kuvvetlerinin esiri olmaktan da kurtulur. Kur’ân-ı Kerîm Allah’a inanan ve O’na bağlanan müminleri hür, Allah’a ortak koşan kimseleri de taptıkları putların köleleri olarak nitelemekte, bu iki grubun eşit olamayacağını bildirmektedir:
Tevhid inancı, Allah dışındaki varlıklar karşısında insanları hem birey hem de toplum olarak özgürleştirmektedir. Çünkü tevhid inancına göre Allah tüm insanları aynı ana ve babadan yaratmış, bütün milletleri aynı kökten çoğaltmıştır. Dolayısıyla ne şahıs olarak ne de ırk olarak insanların hiçbirinin diğerine karşı bir üstünlüğü söz konusu değildir. Âlemlerin rabbi olan Allah, aralarında fark gözetmeksizin bütün insanları eşit yaratıp hepsine aynı şekilde muamele etmektedir. Öyleyse insan ne despotlara, ne firavunlara, ne sultanlara, ne de krallara köle olarak görülmemelidir. O, yalnızca Allah’ın kuludur. İşte bu anlayış insana hem bireysel yönden hem de toplumsal açıdan büyük bir özgürlük alanı oluşturmakta, o kendini zihnen, vicdanen, manen hür hissetmektedir.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *